Lütfi Bergen Yazdı: Türk Töresi Üzerine
Tkaynağın Orhun Yazıtları olarak ele alınmasında bir gereklilik bulunmaktadır. Orhun abideleri “Töre” kavramının geçtiği erken dönem bir metin olarak önemlidir...
İnsanoğlunun düşünebilme kapasitesi sadece şimdinin, yaşanıyor olanların ıklım tıklım…
Mustafa MUHARREM / Şair-Yazar
İnsanoğlunun düşünebilme kapasitesi sadece şimdinin, yaşanıyor olanların ıklım tıklım doldurduğu bir valiz değil. Zaman şeridinin eksi uzantılarına da iner düşünce; henüz erişilmemiş artı boyuta da yolculuk yapar sık sık . Çok katmanlı bir zamansallık içindedir o . Şimdinin kollarından sık sık kaçıp bazen geçmişin dizlerine koşar, bazen geleceğin daha açılmamış koridorlarına .
Realizmi bu noktada yaşananlara bire bir eşlikçilik olarak nitelediğimizde yanılırız . Çünkü herkesin üzerinde müşterek bir kontrat halinde taraf olduğu genel-geçer takvim ve saatin dışında bir de her insanın kendi içsel kronolojisi, kendi içsel kronometrisi vardır : Bireyin özel tarihi .
Sularında çalkandığımız bu objeler, durumlar ve hareketler denizinde bütün hemcinslerimizle temel benzerliklere sahibiz, doğru . Ama bu paydaları çok gerilere atan farklılıklarla da köşelerimizi, ayrıldığımız özelliklerimizi ve bunların yarattığı nüansı taşırız boynumuzda sallanan bir künye gibi . Benzemezliklerimiz bizim kimliğimizdir; ortaklaşa yönlerimiz ise, insanlık arterinin işaret levhaları .
Kimlikte yoğunlaştığımızda, ‘öteki’leştirdiklerimizden bize kalan imkanların yüzölçümü hesabına otururuz : Genişleyen de daralan da, ‘öteki’lerin hayat haklarını kullanma konusunda gösterecekleri ısrarın tonuna göre çıkar ortaya . Doğallıkla herkes, yaşantı alanını kimseyle bölüşmek istemeyecek, mümkünse ‘başka’larından aparılmış sahalar sayesinde kendi pratik ikametini enlemesine büyütecektir .
İnsanlar bunu bir yetki sorgulamasından, bir meşruiyet araştırmasından geçirerek; kendi dayatmalarını deyim yerindeyse referanduma götürerek yapmazlar : ‘Öteki’ zaten ‘öteki’ olduğu için borçludur da o yüzden . Dışlanan ve dıştalanan, bu konumlayıcı gücün nesnesi olarak kendisine verilen, kendisine bırakılan kadar bir yaşama ölçeğine uymakta zorunludur . ‘Öteki’leştiren özne, dışladığı ve dıştaladığı üstünde egemenliğin her tür keyif enstrümanını kullanabileceği gibi, bu faaliyetine ait gerçekliği bir onay organına da boyun büktürebilir rahatlıkla .
Bireyin özel tarihi, kitlesel yapıştırıcılardan bağımsız bir ‘öteki’leştirme işlemi yordamıyla devingenleşir : Birey, bir anda kendi aidiyetine konukluktan toplumu kovacak denli atak davrandığında . Toplumun hepimize monte ettiği tarihsel, dilsel, inançsal bütün uzuvları kendi varlığından koparma ataklığı bireye de bir ‘öteki’lik kipi ekler halbuki . Bu çift gerilimli bağıntı, özgürlük ile sorumluluk arasındaki trajik kutuplaşmanın, hatta, kutup oyununda sıkışmanın insanoğluna bir armağanı.
Ya kimliğimizi mensubiyetimizin yataylığından alacağız;ya da, mensubiyete karşı da kendi dikeyliğimizi savunacağız . Ya herkesleşeceğiz, herkesin içinde ‘öteki’leşmenin risklerinden çekinerek;ya da ‘başka’ olmak rotasından sapmayacağız, herkesleşmenin aslında hiç kimseleşme anlamına geldiğinin bilinciyle . Elbette kendi deneyimlerimiz, izlenimlerimiz bizim imgelemimizin nöbetçiliğinde, bizim belleğimizdedir . Yaşadıklarımızın da, yaşıyor olduklarımızın da zihnimizin ve ruhumuzun kıyılarına vuran cesetleri, bizim yıllarımızdan, bizim ay ve günlerimizden, bizim saatlerimiz ve bizim dakikalarımızdan ibarettir .
Herhangi bir nesne, bir olgu, bir durum karşısında sergileyeceğimiz düşünsel ve duyuşsal tepkinin tetiğini, ne bize üflenmiş kitlesel bir heyecan çekebilir, ne kütleselleşmiş bir rüya . Takvim ve tarih, toplum adı ile etiketlenmiş amorf bir kabuller yumağıyla zevklenen amansız bir kedinin pençelerinden her biri olarak bizi dilediğince yuvarlayamaz çünkü .
Tanpınar’ın dizelerindeki gibi ‘parçalanmaz bir anın yekpare akışında’ sürüklendiğimiz için zamanın neresine düşüldüğüne dair üretilmiş problemin ciddiyetini ve geçerliğini kim mi sağlıyor ? Zaman gerçeğini, kendi kreasyonu olan kıyafet serisinin mankeni sananlar tabii ki . Oysa zaman, tezlerin de düşlerin de kolektif vitrininde ne özenilerek seyredilmeyi sever, ne kiralanmayı .
Düşünmeye, zamanın toplum ve bireydeki sızıntısını saptayarak; tarihin hangi kostümle aramızda dolaştırıldığını ve bu giysinin neresine ilik açılırken neresini iplik gibi tutturduğumuzdan kuşkulanarak başlayabiliriz belki.
Tkaynağın Orhun Yazıtları olarak ele alınmasında bir gereklilik bulunmaktadır. Orhun abideleri “Töre” kavramının geçtiği erken dönem bir metin olarak önemlidir...
Neyzen Tevfik’in koşma türünde söylediği, kendine özgü bir edaya, dile/anlatıma sahip etkileyici şiirlerinden birisi de, “Hicran destânını kendinden oku!” diye başlayanıdır...
Dikkatimizi vakit ayırmaya değer bulup bize karşı konukseverliğini sergileyecek midir bu çöküş şiiri, isabetli bir tahmin yürütmek zor. Ama son yüzyıl Türk şiirine girmek niyetindeysek, inkıraz kapısı önünde beklemek durumundayız.
Bir zamanlar “reality show” olarak tanıtılan televizyon programları vardı. Bizim Acun’un programlarının atası sayılır...