Türkistan’dan Anadolu’ya

Türkistan ile Anadolu’yu, daha sonra Balkanlar’ı birbirine bağlayan birçok faaliyetten, eserden ve kurumdan bahsedilebilir. Bu silsilenin en dikkat çekicilerinden biri de XIV. yüzyılda Tarsus’ta kurulan Türkistan zaviyeleridir. Bu kurumların vakfiyelerindeki esaslar Türk dünyasının tanışması ve buluşmasına hizmet etmiş, farklı maksatlarla yapılan seyahatların zorluklarını azaltılmıştır.. İstanbul, Bursa başta olmak üzere bazı Osmanlı şehirlerinde hizmet veren Özbekler, […]

A+
A-

Türkistan ile Anadolu’yu, daha sonra Balkanlar’ı birbirine bağlayan birçok faaliyetten, eserden ve kurumdan bahsedilebilir.

Bu silsilenin en dikkat çekicilerinden biri de XIV. yüzyılda Tarsus’ta kurulan Türkistan zaviyeleridir. Bu kurumların vakfiyelerindeki esaslar Türk dünyasının tanışması ve buluşmasına hizmet etmiş, farklı maksatlarla yapılan seyahatların zorluklarını azaltılmıştır.. İstanbul, Bursa başta olmak üzere bazı Osmanlı şehirlerinde hizmet veren Özbekler, Afganlar, Hindliler tekkesi gibi tasavvufî kurumlar da bu konu ile ilgilidir.

XIII. yüzyılda Anadolu’ya doğudan gelen dervişlerden biri de Necmuddin Daye’dir. Neccmuddin Kübra’nın halifesi olan Daye meşhur Farsça eseri Mirsadu’l-ibad’ı bu topraklarda kaleme almıştır. Eser bir asır sonra Türkçe’ye çevirilecektir. Yeni tercüme Halil Baltacı’ya aittir.

Gerek Moğol istilası gerekse başka sebeplerle Anadolu’nun, Doğudan gelen herkese kucağını açması şu Kırgız atasözünde de görülmektedir: “Bütün alem koçse Rumeliga pata (sığar) Rumeliga koçse nege pata” Bir başka şair de bu manzaraya farklı bir açıdan bakıyor: 

Mülk-i Rum olmasa elbette nazargâh-ı Hüda

Evliya anda gelüp bulmazidi neşv ü nemâ

Selçukluların Batı’ya yönelmesiyle birlikte Türkistan topraklarında olgunlaşan tasavvuf kültürüne de yeni bir alan açılmış oldu. Moğol istilasının zorlaması da Doğu’dan Batı’ya olan bu göçün sebeplerinden biri olmalıdır.

Zamanla Anadolu ve Rumeli topraklarına ulaşan bu “yürüyüş”le birlikte sözkonusu kültürü taşıyan seyyahlar da itibar kazanmış, Doğu’dan gelenler yerlilerden çok itibar görmeye başlamıştır. Bu gerçek Mesihî’nin şu beytinde ortaya çıkmaktadır:

Mesihî, gökten insen sana yer yok

Yürü var gel Arab’dan ya Acem’den

Tokat’lı Lealî ise tahsilini o bölgede tamamlayıp geldikten sonra kendisini Acem olarak tanıtması, daha sonra durumunun anlaşılması üzerine yazdığı mısralar da aynı gerçekle ilgilidir: Mum dibine ışık vermez.

Olmak istersen itibara mahal

Ya Arab’dan ya Acem’den gel

Gevhere kıymet olmaya kânda

Dürr bahasın bula mı ummanda

Söylenür nükte vü meseldür bu 

K’ ola daim çerağ dibi karanu

Acem’ün her biri ki Rum’a gelür

Ya vezaret ya sancak umagelür

Bursa’dan Bosna’ya doğru yürümeden bir konuya daha işaret etmek gerekir. Bilindiği gibi İslam medeniyetinin iki temel kaynağı vardır: Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif. Allah’ın kelamı Kur’an-ı Kerim Mekke-Medine’de nazil olmuş, bu topraklarda yazılmış ve bir araya getirilmiştir. Peygamber kelamı olan Hadis-i Şerif kitaplarının en meşhur ve sıhhatlisi ise Buhara’da İmam Buharî (öl. 870) tarafından Sahihu’l-Buharî adıyla bir araya getirilmiştir. Onbeş asırdan beri bu iki kaynak bütün görüş ve yorumların, bütün mezhep ve tarikatların bütün meşrep ve cemaatların temel dayanağı olmuştur. Dolayısıyla Buhara, Bursa Bosna/Kaşgar, Konya, Kosova / Kazan Kırım Kahire çizgisinde kurulup faaliyet gösteren üç temel kurumun; cami, medrese ve tekkenin iki “vazgeçilmez” kitabı da bunlardır.

 

Önceki

Sonraki

Benzer Haberler

Yorumlar (0)

YORUM YAZ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir